Tarih, çoğu zaman uzun yılların birikimiyle yazılır.
Ama bazı günler vardır ki; bir milletin hafızasını, kırılmalarını ve yön arayışını tek başına anlatır.
4 Nisan, işte böyle bir gündür.
Bu tarih, sadece bir takvim yaprağı değildir.
Türkiye’nin derin hafızasında iki farklı anlam, iki farklı duruş, iki farklı yol aynı günün içinde karşı karşıya gelir.
Bir yanda Abdullah Öcalan’ın doğum günü…
Diğer yanda Alparslan Türkeş’in vefat yıldönümü…
Bu iki isim, sadece birey değildir.
Biri bir çatışma sürecinin sembolü,
diğeri devlet refleksinin ve millî duruşun temsilidir.
Ve bugün Türkiye, tam da bu iki hattın arasında
yeni bir denge kurmaya çalışmaktadır.
Bugün gelinen noktada mesele artık isimler üzerinden tartışılacak kadar yüzeysel değildir.
Çünkü Türkiye, geçmişin yüküyle değil, geleceğin yönüyle sınanmaktadır.
Siyasette atılan adımlar, kurulan temaslar ve verilen mesajlar;
sadece bugünü değil, yarının Türkiye’sini şekillendirecek niteliktedir.
Ancak unutulmaması gereken bir gerçek var:
Bir ülke, geçmişini inkâr ederek değil, doğru okuyarak ilerler.
4 Nisan bize şunu hatırlatır:
Aynı günün içinde hem ayrışma hem birlik ihtimali vardır.
Ve o günün anlamını doğru çözemeyenler,
yarının hangi yöne evrileceğini de göremez.
Çünkü tarih, sadece yaşanan değil;
doğru okuyanların yön verdiği bir süreçtir.