Bugün 2 Nisan…

Takvimde küçük bir not.
Ama aslında, vicdanın en yüksek sesle konuştuğu gün.

Çünkü bugün…
Görmezden geldiğimiz bir gerçeğin, gözlerimizin içine baka baka haykırdığı gün.

Otizm.

Kimi için bir tanı.
Kimi için ömür boyu süren bir mücadele.
Ama en çok da…
Anlaşılmamış hayatların sessiz çığlığı.

Sokakta yürürken görüyorsun…

Bir çocuk sana bakmıyor.
Seslere beklediğin gibi tepki vermiyor.
Kalabalıkta kendi dünyasında kaybolmuş gibi duruyor.

Ve çoğu zaman biz ne yapıyoruz?

Bakıyoruz…
Ama görmüyoruz.

Dur.

Gerçekten bir an dur.

Yargılamadan önce düşün:
Belki de o çocuk, bu dünyayı senin gördüğün gibi görmüyor.

Belki sesler ona daha yüksek…
Belki kalabalıklar daha ağır…
Belki hayat, onun için seninkinden çok daha zor.

Ve belki de asıl mesele şu:

Sorun onun farklılığı değil…
Bizim o farklılığı anlayacak kadar derin olamayışımız.

Otizm bir eksiklik değil.

Bu cümle bir slogan değil, bir gerçektir.
Altını kalın kalın çizmek gerekir:

Otizm bir eksiklik değil, farklılıktır.

Ama biz…

Farklı olanı kabullenmek yerine, onu değiştirmeye çalışıyoruz.

Susturuyoruz…
Uyum sağlamaya zorluyoruz…
Kendi kalıplarımıza sığdırmaya çalışıyoruz…

Çünkü farklı olan, bize zor geliyor.

Oysa yapılması gereken şey aslında çok basit…
Ama bir o kadar da zor:

Anlamaya çalışmak.

Bir çocuğun gözlerine gerçekten bakmak…
Ama görmek için.

Bir annenin uykusuz gecelerini hissetmek…
Bir babanın sessizliğinin içindeki fırtınayı duymak…

İşte farkındalık dediğin şey…
Paylaşım yapmak değil.

Hissetmektir.

Bugün herkes mavi bir görsel paylaşacak.
Herkes “farkındayız” diyecek.

Peki yarın?

Yarın o çocukla karşılaştığında ne yapacaksın?

Gözünü kaçırıyor diye onu yok mu sayacaksın?
Yoksa bir adım yaklaşıp, onun dünyasına saygı mı duyacaksın?

Çünkü gerçek farkındalık…
Bugün değil, yarın başlar.

Unutma…

Onlar eksik değil.
Eksik olan, bizim bakış açımız.

Ve belki de bugün…
Kendimizi değiştirmek için bir başlangıçtır.